Thursday, April 10, 2014

Feyyaz Kayacan

Bilge Karasu

Directed By Andrei Tarkovsky , 1988

 
 
A documentary about Andrei Tarkovsky,
 
 
 
 
Director: Michal Leszczylowski
Writer: Michal Leszczylowski
 
During the shooting of Andrei Tarkovsky's last film Offret, cameraman Arne Carlsson taped around 50 hours of behind the scenes footage.
 
Editor Michal Leszczylowski took the material and added scenes of previous interviews and interesting statements from the script of Offret and from Tarkovsky's book 'Sculpting in Time'.
 
The result is a documentary that shows the way Tarkovksy worked: carefully building each scene. Shows why he did the things he did: his vision on film.  And shows the emotion of the man Tarkovsky: his great disappointment when the camera breaks while shooting the house going up in flames. Written by Arnoud Tiele (zelva@tiele.nl)

Thursday, April 3, 2014

Dr. Caligari’nin Muayenehanesi

Dr. Caligari’nin Muayenehanesi filminin anlam ve önemi ancak gerçeklik, sanat, sinema kavramlarının sorgusu ardından; I. Dünya Savaşı sonrası Almanyasını ve Dışavurumcu Alman Sinemasını takip eden bir yol izlendiğinde tam olarak kavranabilir. Bu sebeple önce parçaları tek tek inceliyor; daha sonra da bunların yansımalarını içeren bu filmi değerlendirerek eleştirimi tamamlıyorum.
Gerçek ve Sanat
Hafıza, duyular, duygular, düşünceler… Bu kavramlar öznel gerçekliği oluşturan imgeler bütününün temel yapı taşlarıdır. Nesneli öznele dönüştüren imgeler, bu şekilde her insana kendi gerçekliğini sunmuş olur. İnsan böylelikle soğuk ve katı bir gerçeklik dünyasından sıyrılıp, içinde anlamlar bulabileceği bir dünyaya ulaşır. Kendine, üstünde durup oradan da dış dünyaya baktığı bir nokta belirler. Bir bakıma insanoğlu, yeryüzündeki sayısı kadar çoklukta dünyalar kümesi oluşturur. Bu durumda nesnel olan artık geçerliliğini yitirmiş ve somut dünya kendisini soyut dünyanın ellerine teslim etmiştir. Sanatçı da işte tam bu noktadan harekete başlar. Eserlerinde insanlara kendi gerçekliğini, kendi dünyasını sunar. Bir tabloda, bir senfonide veya bir mısrada beliren yaşamlar sanatçının kendi dünyasının yansımaları olarak karşımıza bu şekilde çıkar. Dışavurumun estetikle buluştuğu sanat eserlerinde, sanatçı insanlığa bir çağrıda bulunmaktadır. Farklı bir gerçekliğe, daha iyi bir dünyaya davettir bu.
Sinema ve Sanat
Sinema, icat edildiği yıllarda, insanlara, gerçek hayatı bir perde üzerinde sergileyebilmesiyle onları şaşkına çeviren ve bu şekilde onların hayranlığını kazanan adeta bir sirk malzemesi olarak kabul edilmiştir. Diğer sanatların aksine, hayatın saf gerçeğini mekanik bir şekilde kopyaladığı için bir sanat dalı olmadığı savunulmuştur. İlk film yapımcıları da bu niyetle çalışmalar yapmış ve yapılan filmler hayatın doğrusal bir yansıması olarak görülmüştür. Fakat kısa bir süre sonra Alman dışavurumcu sinemasının ilk örnekleri, sinemanın katı gerçekliği nasıl kırabileceğini göstermiştir. Bu filmler sinemaya bir sanat dalı olarak kabul görme kapılarını açan ilk filmlerdir.
Alman Dışavurumculuğu
I. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan Almanya için 1920’li yıllar büyük bunalımların yaşandığı bir çöküş dönemi olarak adlandırılır. Ülkede yaşanan gelişmeler insanların ruhlarında büyük çalkantılar yaratmıştır ve sanatçılar bu atmosferin etkisiyle yeni bir anlayışa yani dışavurumculuğa yönelmişlerdir. Dışavurumculuk; izlenimciliği, gerçekçiliği, doğacılığı reddederek öznel ve içsel gerçeğin yansıtılmasını savunur. Kabul görmüş, yerleşik tüm yapı ve geleneklere başkaldırarak toplum dışına itilenlerin yanında yer alır. Bu akımın sinemadaki ilk temsilcileri Robert Weine, Fritz Lang ve Friedrich Wilhelm Murnau olmuştur. Robert
Weine’nin yönettiği Dr. Caligari’nin Muayenehanesi filmi ise bu akımın ilk örneği olarak kabul edilmiştir.
Robert Wiene (27 Nisan 1873, Breslau – 16 Haziran 1938, Paris) Robert Wiene ilk olarak Berlin Üniversitesi’nde hukuk alanında eğitim görmüştür. 1908′den sonra da aktörlük eğitimi almaya başlamıştır ve ilk sahne gösterisine o yıl çıkmıştır. İlk deneysel film girişimi 1912′de gerçekleşen Die Waffen der Jugend’dir. En unutulmaz filmleri ise 1920 yapımı korku filmi olan Dr. Caligari’nin Muayenehanesi ve Dostoyevski’nin eserinin uyarlaması olan Raskolnikow (1923) olmuştur. Bu iki film de o günkü Alman sineması üzerinde derin etkilere sebep olmuştur. Filmlerinde aldığı hukuk eğitiminin yansıması olan suç ve ceza kavramları üstüne büyük sorgulamalar yer almıştır.
Dr. Caligari’nin Muayenehanesi
Film zaman ve mekanın kestirilmediği bir noktada iki karakterin karşılıklı konuşmasıyla açılır. Ana karakter Francis, bir arkadaşına başından geçen öyküyü anlatmaktadır. İlk cümlelerinden sonra film, hikayesine Francis’in aklının içinden devam etmeye başlar. Bu andan sonra izleyici onun dünyasına girerek, yaşananları onun gözüyle görür. Kendini bir anda karanlık bir atmosferin içinde bulur. Ancak ruh sağlığı bozuk bir insanın kafasında oluşturabileceği, garip şekillerle oluşturulmuş dekorların, sıra dışı ışık ve gölgelerin arasında sıkışmışlık hissine kapılır.
Yaşanan olaylar ve karakterler de klasik sinema anlatısından çok uzaktadır. Dr. Caligari, karanlık bir dünyanın ürünü, toplumdan uzak, sorunlu, ruh hastası bir insan olarak tanımlanır. Bir efsaneye takıntılı olarak kurduğu dünyasında hipnozlu bir karakteri kendi güçleriyle yönlendirerek ona cinayetler işletmektedir. Bu aynı zamanda super ego ve id çatışmasının sinemada kullanılan ilk yansımalarından biridir. Doktor, içinde toplum baskısıyla saklı tuttuğu şiddet dürtüsünü, Sezar karakteriyle ortaya çıkarma şansı bulmuştur. Onun için Sezar, idini kısa süreliğine de olsa özgür bırakabildiği bir sibop vazifesi görmektedir. İşlenen cinayetler serisi, baskı ve yasaklar düzeninin insanı asla kontrol altına alamayacağının, yok edilmiş gibi görünen şiddet eğilimlerinin farklı şekillerde açığa vurulacağının bir örneğini sergilemiştir.
Doğadaki güç kazanma içgüdüsünün insan aklı tarafından şekillenmesi ve otorite tarafından uygulanan baskıcı rejimin sonucunda bu içgüdünün sapkın bir tutkuya dönüştürülmesi, filmin sorguladığı diğer önemli konulardır. Aynı zamanda bu karakterin ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin başhekimi olması seyirciye farklı bir tezatlık sunar, toplumsal bir alegori oluşturur. Deli ile akıllının ayırt edilemediği bu dünya seyirciye ilk başta normalle normal olmayan, yönetilenle yöneten, suçlayanla suçlu sorgulaması yaptırır.
Film daha sonra finaliyle bu sorgulamayı çok daha uç noktalara götürür. Bu finalde Francis’in şizofreni hastası olduğu gösterilir. Bu son, başından beri tanık olduğumuz filmin sıra dışı dünyasının da bir açıklaması niteliğindedir. Fakat aslında bundan da tam olarak emin olamayız. Son plandaki başhekim, Dr. Caligari gibi gülmesine rağmen suratı tamamen farklıdır. Gerçek ve gerçek olmayan izleyicinin kafasında tamamen bulanık bir hale getirilmiştir. Toplum ve insan konularından uzaklaşıp neyin gerçek olduğuyla yüzleşmek zorunda kalınır. Bu son, sinema tarihinde nesnel gerçekliğe getirilen ilk ve en sert eleştirilerden biri olarak da çok büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, filmin ulaşmak istediği noktaya sadece hikayesiyle değil, görsel kullanımlarıyla da hizmet etmesi sinema tarihinde bir devrim niteliği taşımasını sağlamıştır. Tüm sinema öğelerini etkin olarak kullanarak yönetmenin seyirciyi içine soktuğu bu farklı dünya, sonrasında fantastik, korku ve film-noir türlerine referans olmuştur. Sadece sinemayı değil, diğer sanat dallarını da etkisi altına alarak kült filmler arasındaki yerini almıştır.
28/05/2013